Ara

TASAVVUF'DA ARACILIK MESELESİ

Aracılık Meselesi    

 


Allah ile kul arasında aracıların olmadığını dile getiren bir yazı.

İslam dini insanlara öğretmişti ki: Fayda ve zarar YALNIZ Allah’ın elindedir. İnsanla, Rabbi arasında vasıta yoktur. Rabbi insana şah damarından daha yakındır. Nerede bulunursa bulunsun, Rabbi onunla beraberdir. Kalbinde, Allah’tan başkasının tasarruf salahiyyeti yoktur. Bizzat peygamber için dahi ancak dini bildirme ve öğretme vazifesi vardır.

• Artık sen, öğüt verip-hatırlar. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa, Allah, onu en büyük azab ile azablandırır. Hiç şüphesiz onların dönüşleri bizedir. Sonra onları hesaba çekmek de elbette BIZE AITTIR. (88/21-26)

Bu dinle insan, durum ve mahiyetini anladı; aklında, gönlünde, tefekküründe ve işinde hürriyetine kavuştu. Böylece de insanların tevhid ve hürriyetinde Islamın tesiri ebedileşti. Onun (Rasulullah’ın) siyasetini en güzel olarak yine kendisi ifade etmiştir. Hz. Ali’nin naklettiğine göre şöyle buyurur:

Marifet sermayem, akıl dinimin aslı, sevgi temelim, arzu bineğim, zikrullah dostum, itimat(güven) hazinem, hüzün yoldaşım, ilim silahım, sabır gömleğim, rıza kazancım, fakirlik övünç vesilem, zühd mesleğim, yakin(şüphesiz inanç) kuvvetim, DOĞRULUK ŞEFAATÇİM, Hakka itaat şerefim, cihad ahlakımdır, gözümün aydınlığı ise namazdadır. (Peygamberimizin Örnek Ahlaki; Abdurrahman Azzam, Timas Yayinlari)

Cenab-ı Hak bize o kadar yakındır ki, şah damarımızdan daha yakın olduğunu kitabında söylüyor ve bize hiç aracısız ibadet etmemizi, sadece kendisinden yardım istememizi emrediyor. Bunu bütün namazlarımızda, Fatihalarımızda söylüyoruz. Fakat bunlardan tamamen gafil bazı kimseler, bu aracılık müessesini asırlardır yaşatmakta devam ediyorlar ve günümüzün geçer akçelerinden birisi de budur Türkiye’de. Prof.Dr. Said Hatipoglu

Yine bu sorunu ortaya çıkaranlardan bir diğer grup da, insanlardan bazılarını Allah’a yaklaşan birer salih kul görür ve bu kullara Allah tarafından uluhiyet, yücelik, sultanlık veya velilik verildiğine inanırlar. Bu inanca dayalı olarakta, tapılmaya[her ne kadar kendileri bunun böyle olmadığını söyleseler de durum değişmez] hak kazanmışlardır. Bunlara kulluk edilmedikçe, Allah’a ibadet de makbul olmaz.

Çünkü bunlar da Allah’ın ortaklarıdır. Görür, duyar ve insanlara şefaat eder ve işlerini düzenlerler. Bunların unutulmaması için de onları temsilen anıtlar diker, heykeller yapar ve daha sonra bunları kıble edinirler. Hele sonradan gelen insanlar bu şirk inancına öylesine sadık kalırlar ki, ataların dinidir diye öncekilerini geride bırakırlar...

Şirk ve küfür faktörlerinden bir diğeri de aşırı tazim ve aşırı sevgidir. Tazim ve sevgi başta iyi niyetle başlayabilir. Hatta kendisine tazimde bulunulan insanlar Allah katında makbul ve böyle bir tazimden de kaçan insanlar olabilir. Allah’ın dışında tanrılaştırılan insanlar genelde iyi niyetle ve aşırı sevgiden ilahlaştırılmışlardır. Hz. İsa ve Meryem, Üzeyr peygamber ve hatta melekler bile sevgiden ötürü ilahlaştırılmışlardır. Yine müşriklerin meşhur Lat, Uzza, Menat, Suva gibi putlar da aşırı tazime hedef olmakla ortaya çıkmış putlardır. Kur’an, insanlardan kimilerinin Allah’tan başka ilahlar edindiğini ve onları Allah’tan daha çok sevdiğini, iman edenlerin ise Allah’a olan sevgisinin daha kuvvetli olduğunu söyler(Bakara ; 165).

Şunu hemen belirteyim ki sevgi hissi, sevgiye layık olan yüce Allah’a verilmezse tazime, oradan da şirke dönüşebilir. Çünkü aşırı sevgi, görmeyi perdeler, sadece hisler ön plana çıkar ve bakış açısı tamamen hissi ve duygusal olur. Işte insanlar çoğu zaman bu sevgi hislerini tatmin edebilmek için bazı varlıkları aşırı derecede severek ilahlaştırırlar. Kur’an’ın ifadesiyle ‘ Allah’tan başka sevgili putlar edinme’ gerçekleşmiş olur.

‘Allah’tan başka sevgili putlar’ edinmek’ müşriklerin temel felsefesidir. Bu felsefe dün olduğu gibi bu gün de devam etmektedir. Belli bir zaman ve zemine münhasır değildir. Asıl sevgi arzulara, emirlere ve yasaklara uymaktır. Çünkü sevginin hükmü itaattir. Insan sevdiğine tam bir teslimiyet ile teslim olur. Kişinin itaat ettiği varlık Rabbi ise onu sever. Itaat ettiği varlık Allah’tan başkası ise, o zaman da onu sever.

Ama bu hiç bir zaman, insanların birbirlerini sevemeyeceği veya başka varlıkları sevemeyeceği anlamına gelmez. Allah’a duyulan sevgi başka, diğer varlıklara duyulan sevgi başkadır. Hatta diğer varlıklara duyulan sevgi yine Allah’ın istediği ve razı olduğu sevgidir. O sevginin sınırlarını da yine yüce Rabbimiz belirlemiştir. ‘ Sevgi de buğz da Allah içindir.’ kuralı temel kuraldır. Onun için müminin sevgisi Allah’da merkezleşir ve oradan dağıtılır. Ve hepsi Allah için olur.

Kur’an’a göre Peygamberin aracılığı/elçiliği

Kur’an, Yaratıcı ile yaratılan arasında aracı/elçi olan seçkin kişilerin nebi(çoğulu, enbiya) resul(çoğulu rüsül) diye anmaktadır. Bunların ilki haberci, ikincisi de mesaj getiren elçi anlamındadır. Müslümanlar Hz. Muhammed’i bu anlayışa bağlı olarak Resulullah (Allah’ın Elçisi) Nebiyullah (Allah’ın habercisi) ve yine Kur’an’ın bir ifadesine dayanarak Hatemülenbiya (Nebilerin sonuncusu) diye anarlar.

Bu aracılık meselesinde Kur’an’ın sergilediği tavır, kendine has bir tavırdır. Kur’an’a göre, Peygamberin aracılığı, insanların Allah’a gidiş konusunda kaderlerine hükmetmek değildir. Kur’an’ın tabiriyle, bu aracılık sadece bir tebliğ(mesajı açıklama) keyfiyetinden ibarettir. Peygamber bunun ötesinde ne bir yükümlülük, ne de bir hak taşımaktadır.

Başka bir deyimle, Peygamber(Farsçadan dilimize geçmiş olan bu tabir de haber getiren anlamındadır.) yola ışık tutar; fakat yolu yürüyecek olan bizleriz. Peygamber, bizi sırtına alıp götüremeyeceği gibi, yürüdüğümüz yoldan geri dönmemize de sebep olamaz. Biraz daha açık söylersek, Kur’an, vaftiz ve aforoz kavram ve kurumlarını reddeder. Insanoğlunun kaderi başkalarının denetimine verilmemiştir.

• Ayrıca bkz.: Zümer 36-38 ; Zümer 43,44; Yunus 18; Zümer 3; Bakara 186; A’raf 128; Ahzab 3; Talak 3; Taha 46; Kaf 16; Yasin 74; Meryem 81; Ahkaf 4-5; Şuara 213; Fatiha 5; Nahl; 20-22; En’am 46; Kasas 70-72; Sebe’ 22

• Allah’tan başka yakardıkları(çağırdıkları, yalvardıkları) hiç bir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar. Onlar ölüdürler, diri değildirler. Ne zaman dirileceklerinin şuuruna da varamazlar. (Nahl; 20-22)

• De ki: Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilah kimdir?’ Bak, biz nasıl ayetleri ‘çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da’ sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (En’am; 46)

• O, Allah’tır, kendisinden başka ilah yoktur. Ilkte de, sonda da hamd O’nundur. Hüküm de O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz. De ki: ‘ Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah’ın dışında size aydınlık verecek ilah kimdir? Yine de dinlemeyecek misiniz?’ De ki: Gördünüz mü söyleyin, Allah, kıyamet gününe kadar gündüzü sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah’ın dışında size içinde dinleneceğiniz geceyi getirecek ilah kimdir? Yine de görmeyecek misiniz? (Kasas; 70-72)

• De ki: ‘ Allah’ın dışında öne sürdüklerinizi çağırın. Onların göklerde ve yerde bir
zerre ağırlığınca bile(hiç bir şeye) güçleri yetmez; onların bu ikisinde hiç bir ortaklığı olmadığı gibi, O’nun bunlardan hiç bir destekçi olanı da yoktur.(Sebe’; 22)

‘Bizi Allah’a yaklaştırsınlar ‘ dedikleri, kendileri nedir ki başkasını Allah’a yaklaştırıyorlar. Demek ki olay tamamen sansasyonel boyutludur.

Şefaat Problemi:

Müşrik Araplar, tapındıkları şeylerin kendilerine dünyada şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Keza Ehl-i Kitap da, nebi ve azizlerinin kendilerine dünyada ve ahirette şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Kur’an ise böyle bir şefaat anlayışını reddederek, şefaatin tümüyle Allah’a ait olduğunu, onun izni olmadan hiç kimsenin şefaat edemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur.

‘Allah, onlarin yaptiklarini ve yapmakta olduklarini bilir. Onlar, Allah’in hosnut oldugu kimseden baskasina sefaat edemezler; O’nun korkusundan titrerler. Bunlar içinde kim ‘Ben Allah’tan baska bir ilahim’ derse, iste onu cehennemde cezalandiririz. Zulmedenlerin cezasini böyle veririz.’(21/28-29)

Ubudiyetin(ibadetlerin sadece ona tahsis edilmesi) özelliklerinden birini müstakil olarak bir başkasına tanıyan ve devreden herkes Kur’an nazarında şirke girmiştir. Bu özellikler ister Allah ile beraber zikredilsin, ister başlı başına olsun değişmez...

Düşünün, siz yıllarca çalışıyorsunuz, emek veriyorsunuz, hasılatı ortaya getiriyorsunuz; bir anda birileri zorla siz istemediğiniz halde gelip sizin kazandığınız hasılata ortak oluyor. Işte bu tavır, size yapılan en büyük zulümdür. Tıpkı şirkte bunun gibi bir şey. Yani Allah’ın hakkını gasbetmeye çalışmak. Zorla ona ortak olmaya çalışmak.

9/3/2008 | Kategori: TASAVVUF | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

TASAVVUF HALLİSİNASYONU

Tasavvuf - Halüsinasyon    

    


ImageTasavvufun çok zayıf temellere dayanan düşüncelerden meydana geldiğini açıklayan bir yazı.

Düşünen insan, yaratıldığından bu yâna, varlık, hayat, ölüm ve ölüm sonrasının mahiyetini şiddetle merak etmiştir. Bizzat içinde yaşadığı bu serüveni, izaha çalışmıştır.

Peygamberler ile gelen ilahi vahye iman edenler bu -beyni tırmalayan- soruların cevaplarını en doğru, en net biçimde bulmuştur. Rabbine iman eden insan, gavurlar için cinnetle sonuçlanan problemlerini halletmiş, dingin ve itminan bulmuş bir kalbe kavuşmuştur. Bu temel soruların nedenlerini, niçinlerini kavramış, idrak etmiş ve apaçık belirlenmiş (Allah'ı razı ederek, cennet'e ulaşmak gibi) bir hedefe doğru vahyin kılavuzluğunda yürümüştür.

Bütün temel sorularını, İlahi haberlerle çözen mümin'e mukabil; vahye arkasını dönen insan ise bu sorulara cevap aramak için- pekçok felsefe ve görüşler geliştirmiştir. İlmî hiçbir dayanağı olmayan bu faraziyelerden biri de tasavvuf ve onun özünü oluşturan vahdet-i vücûd hezeyanıdır.

Tasavvuf; bütün kurumları, ürettiği düşünceleri, yöntemleri, akaid ve ibadet biçimleri itibariyle, antik dönemlerden itibaren süregelen, nev-i şahsına münhasır, felsefî bir akımdır.

Esasen, tasavvufun tamamen hayale dayalı, akıl ve mantıktan uzak, yoğun mistik yüzü hesaba katılırsa, onun, aklî ve tecrübî bir dayanağı olan felsefe kadar bile haysiyeti olduğunu iddia etmek zordur. Zira feylesof, aklî, mantikî olmayanı reddetmeyi düstûr sayar. Oysa tasavvufî ekol akla düşmandır, düşünmekten men eder.(1)

Sofî, akıl ve vahiy yerine, kendisinin de izah edemediği, aşk, hâl, iç deneyim, keşf, marifet, ilham, cezbe gibi şeytanî mi, Rahmani mi olduğunu bile tesbit edemediği halüsinasyonların, hezeyanların adamıdır.

O halde, yukarıda sözünü ettiğimiz, temel sorulara cevap arayan insanoğlu, genel olarak üç ana çizgi üzerindedir, denebilir.

Birincisi; tüm sorularını İlahi vahiyle en kesin şekilde halleden mü'minler...
İkincisi; vahye gözünü yumarak, akıl ve idrakle tüm sorunlarının cevabını bulacağına inanan filozoflar (Rasyonalistler).
Üçüncüsü; vahye ve akla arkalarını dönerek, çile, riyazet, inziva ve duygularda yoğunlaşarak, aşk'la gerçeği bulacağını vehmeden, şizofrenler. Öyle görünüyor ki, insanlık var olalı beri bu yöntemleri kullanagelmiştir.

Bir müslüman olarak, buraya kadar anlattıklarımda, benim yadırgadığım, rahatsızlık duyduğum ya da beni doğrudan alâkadar eden bir anormallik yok. İman ve inkâr İlahi iradenin doğal bir sonucudur. Hatta hayal gücü gelişmiş sofi'yi de bir oranda doğal bulabiliriz. Ancak; kökleri çok eski dönemlerde olan sufiliğin (Mistizm'in) İslam'a maledilmesi, hatta İslâm'ın tasavvufa maledilmesi, benim problemimin başladığı noktadır. Ve bu yazının kaleme alınış nedeni de budur.

İslâm'la kök olarak, mahiyet ve keyfiyet olarak benzerliği bir yana, taban tabana zıt olan bir dinin 'İslâm'ın özü" olarak tanıtılması büyük felâkettir. Büyük oranda müslüman okur-yazar takımına da bulaşan bu kiri temizlemek her mümin'e vazifedir.

Tasavvufun İslâm'la bir bağının olup olmadığını ve ne kadar ayrı şeyler olduğunu anlamak için kısaca, tarihçesinden söz etmek yararlı olur.

Bu konuda araştırma yapan herkesin malûmudur ki, tasavvuf çok eski kökleri olan kadim bir dindir.

Antik Yunan, Hind ve Mısır toplumlarında yaşayan dini inançların, tasavvuf adlı mistik anlayışın menşei olduğunu görmek zor değildir. Yine yahudi ve hristiyan toplumlarda yaşayan mistisizmle tasavvuf arasında tam bir mutabakat olduğu görülmektedir.

Pisagor, Sokrat ve Eflatun'un Yunan mistisizminin bilinen ilk temsilcileri olduğu kaydedilmektedir.

Platon'un; 'Vücüd alemine çıkan şeylerin, Allah'ın ezeli sıfatlarından ibaret olduğu... Allah'ın vücudundan ayrı bir vücuda sahip olmadıkları...' şeklindeki düşünceleri (2) vahdeti vücudun kökleri hakkında bilgi vermektedir.

Hinduizm (Brahmanizm)'in kutsal kitabı olan Vedalar'ın tefsiri sayılan Vadenta'nın öğretilerinin temel itibariyle vahdet-i vücut'tan ibaret olduğu da konunun uzmanları tarafından kaydedilmektedir. (3)

Brahmanizm'in bir uzantısı olan Budizm de, inziva, riyazet ve çileyle 'Nirvana'ya ulaşmanın mümkün olabileceğini iddia etmektedir ki; 'nirvana', sofilerin 'fenafillah' olarak adlandırdıkları hayali mertebeyle, tıpatıp örtüşmektedir.

Eski Mısır'da da, bugünkü tasavvuf ve tarikatlarla tamamen benzerlik gösteren kurumsal ve akidevi bir yapının olduğu dikkat çekmektedir. Hermes Toth'un Mısır mistisizmi'nin banisi olduğu söylenmektedir.

Yine Yahudi topluluklarda, çile, riyazet, aşk gibi tasavvufi motiflerin temelleri görülmektedir.

En ücra ve ulaşılmaz mekanlarda manastırlar, kiliseler inşa ederek, dünyadan el-etek çekerek münzevi ve bekâr hayat yaşayan bir hıristiyan dervişle, sözde müslüman bir derviş'in ne büyük bir benzerlik arzettiğini görüp de şaşmamak mümkün değildir. (4)

Sufizmin karşılığı olarak kullanılan mistisizmin, ilk defa Piskopos Denys tarafından kullanıldığı söyleniyor. Denys, 'hakka ancak aşk sayesinde ve aşkla ulaşabileceği... Aşk'ın bilginin yolu olduğu...' şeklindeki sözlerini okurken, tasavvuf ulularının sözlerini dinler gibiyiz. Denys'in, 'mutlak varlığın saklandığı perde, akılla değil, ancak aşk ile kalkabilir.'(5) sözleri de ilgi çekicidir.

Bunların yanısıra Acemlerin ve Türklerin İslâm'a girerken eski dinleriyle birlikte taşıdıkları tortuların, sofi ekolün oluşmasında önemli rol oynadığı biliniyor. Özellikle Bektaşi kültürü, şamanist çizgiler taşımaktadır.

Türklerin yerleşmesinden çok önce, Anadolu medeniyetlerinde Tanrı ve Kainat birliği düşüncesinin yerleşik olduğu ve bu iddiaların Herakletius ve Permenides tarafından ileri sürüldüğü yine araştırmacılar tarafından iddia edilmektedir.(6)

İSLÂM'A NE ZAMAN VE NASIL BULAŞTI?

Bilinen tarihi bile son derece eski çağlara uzanan vahdet-i vücud, uzlet, riyazet, çile, aşk gibi tasavvuf ve tarikatleri oluşturan anlayış ve tapınışlar, son Peygamberden yaklaşık iki asır sonra, ufak tefek makyajlarla İslama taşınmıştır.

Dikkat edilirse, tasavvuftaki üç-beş islâmi motif dışında, -esasları ve detayları itibariyle- büyük ekseriyetinin, yukarıda sözünü ettiğimiz İslâm dışı medeniyet ve dinlerden oluştuğu hemen farkedilir. Gerek akidevi, gerekse ameli konularda İslâm'a benzemez. Tam tersine İslâmla çelişen bir dindir.

Tasavvufî kirlerin, müslümanlara bulaşmasının pekçok nedeni sayılabilir: Hulefa-i Raşidin döneminin hemen ardından başlayan ve gerek Emeviler, gerekse Abbasiler döneminde süren kargaşa ve çatışmalara karışmak istemeyen müslümanlarm münzevi bir hayatı tercih edişleri... Büyük fetihler esnasında, yeni dinler ve medeniyetlerle karşılaşmanın getirdiği şaşkınlık... İslâm'ı kabul eden yeni kabile ve toplulukların eski dinlerinden getirdikleri artıklara İslâmi bir veçhe kazandırmaları. Meselâ; Feyz ve vahdet-i vücud'un Eflatunculuktan, İttihat ve Hulul'ün hıristiyanlıktan, cezbe, sekir (sarhoşluk) ve müziğin budizm'den geldiği kaydedilmektedir.(7)

Tasavvufun İslâm'a sonradan sürülen bir kara olduğunun önemli göstergelerinden biri de, bu hezeyanı İslâm'a taşıyarak sistemleştiren Cami, Attar, Sühreverdi, Bistami, Hallaç, Tebrizi, Rumi, Kuşeyri gibi sufizm'in imamlarının İranlı oluşlarıdır. Hinduizm'in yoğun şekilde etkisinde kalarak, vahdet-i vücut anlayışının yaygın şekilde kabul gördüğü düşünülürse, böyle bir sonuç yadırganmamalıdır.

Bütün bunlar tasavvufun, İslâmi zeminde yeşeren bir ekol olmadığını, tersine, İslâm'ın o berrak, anlaşılır ve anlatılır aydınlık yüzünü perdeleyen, batıl dinlerin atıkları olduğunu gösterir.

TAĞUT'LA SAVAŞMAK DURURKEN...

Hakkın yüzünü örten, en azından fulü bir görünüm veren, vehimler yumağı tasavvufun, İslâm dışılığı ortaya konurken, maruz kalınan itirazların en başta geleni 'neden tağutla, şirkle, küfürle uğraşmıyorsunuz da, etliye sütlüye karışmayan, sofilerle uğraşıyor, müslümanları birbirine düşürüyorsunuz, şeklinde olandır.

İnsaf sahibi biri için; vahdet-i vücut inancı üzerine oturan sofi anlayıştan daha büyük tağut (tuğyan) olur mu?

Sofilerin baştacı ettiği eserlerde yüzlercesini bulabileceğimiz şu ifadeleri okuyarak, hangi tuğyanın daha büyük olduğunu birlikte düşünelim.

Mutasavvıfların Şeyhül Ekber olarak tanıdığı İbni Arabi'den inciler(!):

"Arif, Hakk'ı her şeyde gören, belki herşeyin kendisi olarak görendir,"

"Gören de O'dur, görülen de. Alem O'nun suretidir... Allah onların kendisidir."

"O ortaya çıkanların kendisidir..." "Görülen ve isimlendirilen her varlık O'dur."

"Yaratıkların sıfatları O'nun için hak olduğu gibi, O'nun sıfatları da yaratılmışlar için haktır."

"Allah'ın rablık, ilahlık, yaratma, rızık verme ve diğer bütün sıfatları yaratıklar için de haktır."

"Emir O'ndan sana olduğu gibi, senden de O'nadır."

"O bana hamd eder, ben O'na hamd ederim. O bana ibadet eder, ben O'na ibadet ederim."

"O bütün kâinattır. O, vücudum, vücudu ile kaim olan tektir."

"İnsan dediğimiz zaman bil ki, biz O'nun kendisiyiz... Hem hak, hem de halk ol, o zaman Allah ile Rahman olursun... Biz O'na bizde görünecek şeyi verdik, O da bize verdi. Böylece iş bize ve O'na bölündü."

"Biz biz olduğumuz gibi O'yuz da. Benim iki yüzüm vardır, O ve ben..." (8)

"Hıristiyanlar ilahlığı sadece İsa ve Annesine hasretmekle yanıldılar..."(9)

İşte Şeyhül Ekber İbni Arabi'nin Allah inancı böyle.

Savunulması ve tevili mümkün olmayan bu sözleri yüzünden, bir kısım mutasavvıf, -takiye babında da olsa- Arabi'yi tasvip etmediklerini.... o'nun bu konuda aşırı gittiğini, dolayısıyla diğer tasavvuf imamlarının sözlerinden delil verilmesi gerektiğini savunuyorlar.

Bu tarz iddialara mahal vermemek için, şimdi de, diğerlerinden birkaç örnek verelim.

Sofilerce büyük bir itibara sahip olan, Abdulkerim el Cîlî:

"Zatı itibariyle yüce olan Hakk'ın ortaya çıktığı her varlığa tapmak gerekir. O alemin zerrelerinde açığa çıkmıştır." diyerek Arabi'yi teyid eder.(10)

'Enel Hakk' (Ben Allah'ım), 'Mâfi'l cübbeti illaallah' (Cübbemin içinde Allah'tan başka bir şey yoktur) diyen, Hallac-ı Mansur. 'Subhani mâ'azama şâ'ni' (kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim. Benim şanım ne yücedir) diyen, Beyazid-i Bistami... (Benim şu iğreti kalıbımın içinde Allah'tan başka kimse yoktur) diyen Cüneyd-i Bağdadî (11) hep İbni Arabi gibi, vahdet-i vücud denen küfrü teyid etmişlerdir.

Bu sebeple hiçbir sofi'nin, vahdet-i vücud'u reddetmesi veya vahdet-i vücud olmadan da tasavvufun var olabileceğini iddia etmesi mümkün değildir. Zaten bu dinin şarileri olarak kendilerini gören yukarıda adını saydığımız zevat "Bizden sonra hiç kimse, bizim yolumuzun dışına çıkamaz" diyerek, farklı yol ve yorumların önünü kapatmışlardır.

Bu sebeple, sıkıştıklarında, 'efendim, biz öyle anlamıyoruz... Biz tasavvuf derken şunu anlıyoruz... Biz onlara katılmıyoruz... gibi indî ve kaçamak ifadeler geçerli olmamalıdır. Zira her din, felsefe, ideoloji en sahih biçimde kendi kurucu ve koyucularından ve onların kitaplarından öğrenilir. Ve ilkeler, kurallar, tanımlar hep bu kitaplarla yapılır. Tasavvuf da mucitleri tarafından kurumlaştırılmış, kayda bağlanmış ve kitaplaştırılmıştır. Dolayısıyla bir sofi'nin sıkıştığında, Vahdet-i vücud'u biz de kabul etmiyoruz... Rabıtayı, istimdadı, gaybden haber verildiğini, şeyhler'in vahiyle kitap yazdıklarını biz de İslâmi bulmuyoruz, demeye hakları yoktur. Bunlar alınırsa tasavvuftan geriye birşey kalmaz. Nerde kaldı ki takiye'yi meşru gören sofilerin bu sözlerindeki samimiyete inanmak da zordur. Her sofi, eğer çok acemi, çok yeni değilse vahdet-i vücud'u benimsemek zorundadır.

Bu çarpık akide, mürid'e ürkütülmeden, uzun sürede azar-azar ve gizlenerek zerk edilir. Bu süreci temin edebilmek için de son derece şeytani ve sinsi bir yöntem uygulanır. Evvela 'şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır'(12) denerek, bir şeyh'e bağlanmadan kurtulmanın mümkün olmadığı telkin edilir. Bir şeyh edinme mecburiyetine inandırılan mürid, bu defa da, "bir ölünün gassal'a teslim olması gibi, müridin şeyhine teslim olması"(13) gerektiğine inandırılır. Bundan sonra da, müridin şeyh karşısında, bütün insanî onur ve haysiyetinden vazgeçmesi demek olan, şeyh-mürid ilişkilerindeki adap, talim ettirilerek tarikat adabı şöylece öğütlenir:

'Mürid şeyhe tazim göstermeli, açık ve gizli durumlarda onu büyük tanımalıdır.'

'Maksud'un ancak onun eliyle gerçekleşeceğine inanmalıdır.'
'İşlediğinin zahiri haram da olsa, şeyhi'nin yaptığına itiraz etmemeli, "Niçin böyle yaptın" dememelidir. Çünkü şeyhine 'niçin' diyen kişi asla felah bulamaz.'

'Zahiren şeyhden kötü bir durum sadır olabilir, fakat batini itibariyle o durum güzeldir.'

Ahmet Dede'nin, Celaleddin Rumi hakkındaki şu sözü de şeyhin mürid üzerindeki yetki ve tasarrufunu ortaya koyması bakımından ilginçtir: 'Bugün cennete girmek onun rızasına, cehenneme girmek de onun gazabına bağlıdır’ (İ. Sarmış Tas. ve İslâm Sh. 92).

"Gerçek müridin alametlerinden biri de, şeyhi kendisine 'Şu fırına gir' dese girmesidir."

"Bir adam Beyazıd'ın müridlerinden birine: Şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi diye sordu. Mürid: şeyhim, dedi. Sonra Ebu Bekir mi büyük senin şeyhin mi? diye sordu, yine Şeyhim dedi. O birer birer bütün sahabeyi saydıktan sonra Muhammed mi büyük şeyhin mi? dedi. Yine Şeyhim büyüktür dedi. En sonunda Tanrı mı büyük senin şeyhin mi? diye sordu. Ben tanrıyı şeyhimde gördüm, şeyhimden başka birşey tanımam.' dedi. Başka bir müride de Tanrı mı büyük şeyhin mi? diye sordular. O da 'bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur' dedi. Yine müridlerden bir diğeri de: 'Bu iki büyükten daha büyük biri lazım ki bu farkı ortaya koysun' demiştir"(14)

Bu gibi şeytanı söz ve telkinlerle eli-kolu bağlanan mürid'e vahdet-i vücud herzesini yutturmaktan daha kolay ne olabilir?

VAHDET-İ VÜCUD KÜFÜR MÜ?

Yukarıda örneklerini verdiğimiz ifadelerden açıkça anlaşılmalıdır ki; vahdet-i vücud inancına sahip sofilerce, var olan herşey, Allah'ın bir parçasıdır, O'nun zahiri görüntüsüdür ve hatta ta kendisidir. Sözde zikir meclislerinin vazgeçilmez nakaratı 'la mevcuda illallah' sözü bunun en açık ifadesidir.

Bu söz Kur'an'ı yalanlayan bir sözdür. Kur'an, "O gökleri ve yeri yoktan yaratandır... O'nun benzeri hiçbirşey yoktur" 42/11 diyerek, kendisinin yaratan ve kendi dışındaki herşeyin yaratılmış olduğunu, üstelik bunların hiçbirinin kendisine benzer olmadığını belirtir. Esasen Kur'an'ın temel mesajı Hâlîk ile mahlukun vasıf ve ilişkilerini, duyurmak ve belirlemek değil midir?

Vahdet-i vücud, kendi parçalarından bir kısmını lanetleyen, cehennemde yakarak cezalandıran, hakaret eden bir ilah anlayışı getirir (52/24, 4/52, 118, 111/1-5, 74/19-26).

Vahdet-i vücud, gayta'tan şeytan'a, lağım faresinden -Ebu-Leheb'e, solucan'dan-Firavn'a, bir fahişeden-homoseksüele kadar herşeyin İlah olduğunu iddia etmektir.

Mevlâna ve Şems arasında geçtiği söylenen hadisede de görüldüğü gibi, Vahdet-i vücud, kadın kılığına giren Tanrı ile seviştiğini iddia etmektir. Ne gariptir ki; Allah'a söverek nara atan sarhoş bir sokak serserisini, öldürmeye-dövmeye kalkan sofî, Şems ile Mevlana arasında geçtiği söylenen şu hadiseyi kutsar veya sessiz kalır:

"Mevlana Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems (Mevlâna'ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems'ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi. Şems 'Yüce Tanrı beni o kadar severki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi' buyurdu. (15)

Şeyhül Ekber(!) İbni Arabi de "Allah'ın kadında müşahade edilmesi en büyük ve en mükemmeldir." demiştir.

İmam Rabbani'nin Mektubatında, "Allah Teala'nın ismi zahiri o kadar çok tecelli ettiki, herşeyde ayrı ayrı göründü, hatta kadın şeklinde, onların organları halinde ayrı ayrı zahir oldu"(16).

Vahdet-i vücud; Allah'tan başka herşeye tapmayı meşru gören, hatta emreden bir dindir.

Şebusteri'nin şu sözlerine bakın: "Bu makamda put, aşk ve birlik mazharıdır... Onun için birlik, puta tapmanın ta kendisidir... Bütün var olan şeyler varlığın mazharları ve tecelli yerleridir. Onlardan biri de puttur. Mutlak varlık nerede varsa, ne ile zuhur etmişse o şey hayırdan ibarettir... Müslüman puta tapmak nedir bilseydi, dinin puta tapmaktan ibaret olduğunu anlardı..."

Bu konuda Abdulkerim el-Cîlî şöyle diyor: "Zatı itibariyle yüce olan Hakk'ın açığa çıktığı her varlığa tapmak gerekir"(17).

Beyazid-i Bistamî de: Allah'tan Allah'a çıktım. Nihayet ben de 'Ey ben sen olan' diye seslendi...
Çadırımı arşın yanına kurdum... Allah'ım! Senin bana itaatin, benim sana itaatimden daha büyüktür... Allah'a yemin ederim ki, sancağım Muhammed'in sancağından daha büyüktür. Nurdan olan sancağımın altında cinler, insanlar ve peygamberler bulunmaktadır.... Beni bir defa görmen, Rabbini bin defa görmenden daha hayırlıdır... Öyle bir denize daldım ki, peygamberler onun sahilinde kalmıştır"(18) diyerek, Allah'tan itaat bekleyen, Allah'tan daha hayırlı ve yüce olduğunu ifade eden şizofrenler'in dinidir tasavvuf.

(Zavallı Evrenosoğlu, herkesin ilahlık iddiasında bulunduğu bir mekânda büyük bir tevazu göstererek peygamberliğe razı olmuş, çok mu?)

Şimdi soruyorum; hangi akıl hâlâ bu sözlerin teviline yeltenebilir? hangi insaf sahibi; bu sözlerin teşbih olduğunu iddia edebilir? Hangi iman sahibi; bu sözlerin küfür olmadığını söyleyebilir?

Bu sözlerin gizli ve ince bir mânası vardır, bu yüzden batinî anlamları önemlidir." diyerek savunanlara, muhterem Bahaeddin Bilhan Hoca şöyle derdi (25 yıl önce): "Birisi kalkıp anamıza, hanımınıza sövse; sonra da sizi yatıştırmak için; 'aman efendim yanlış anladınız. Bu sözlerin batinî mânâsı, -anneniz nasıl, hanımınız afiyettedir inşaallah... Annenizin ellerinden öpüyor, hanımınıza hürmetlerimi sunuyorum..- demektir.-' dese ikna olur musunuz? Diye sorardı. Bunların sözlerinin hangi birini tevil edeceksiniz, hangi birini teşbih sayacaksınız ki?"

Bu saçmalıkları savunmakta güçlük çeken sofî takımı, bu defa da 'bu sözler şathiyyattır... Sekir halinde söylenmiş sözlerdir.' bu yüzden sahipleri mazurdur." diyorlar. İyi de bu adamlar hiç mi ayık gezmemiş, kitapları sarhoş sözleriyle dolu. Hem bunlar sarhoş da, size ne oluyor? Sarhoşları savunmak size mi kaldı?

Evet, eğer bu sözler küfür değilse, küfür ve şirk denebilecek birtek söz ve davranış bulmak mümkün değildir. Bunlar küfür değilse küfür ne? Ben Allah'ım diyen, beni görmen Rabbini görmenden bin kere daha hayırlıdır' diyen, 'Kadın kılığına giren Tanrı'yla sevişiyorum' diyen biri küfretmiyor da ne halt ediyor?

Anlaşılması güç bir durum da, müslüman entellektüellerin büyük bir bölümünde sufizm'in izlerine rastlanıyor olmasıdır. Dünya işleri olarak özetlenebilecek işlerde, son derece yetkin ve etkin oldukları halde, ne hikmetse, din işlerinde çoğu kez kendilerine, ümmi ve pek de akıllı olmayan bir Ruhban edinmekteler. Bu izahı zor bir çelişkidir. Okur-yazar ve sanatçı kesimin, ümmi ve az düşünen kişileri mürşit edinmeleri ya dinlerine, dünyaları kadar önem vermediklerinin ya da din ve dünya işlerinin sosyal alanda bile ayrılmazlığını iddia etmelerine rağmen, bireylerin bile laik olabileceği düşüncesinden mi kaynaklanmaktadır?

Yoksa Aydın Müslümanlar'ın (!) büyük bir kesiminde izlerine rastlanan tasavvufî temayül bir fantezi düşkünlüğü veya sahte bir tevazuun eseri mi sayılmalıdır?

DİPNOTLAR:

1- E. Özkan, Tasavvuf ve İslâm, Sh. 95-353 (Şeyhden izinsiz, Kur'an'ı Kerim okumamalıdır. Kur'an'ın manasını gözüyle mülahaza etmemelidir... Kur'an'ın manasını bile düşünmekten sakınmalıdır. (Müzekkin-Nufus Sh. 518-5191.)
2- İ. Sarmış, Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, Sh. 37
3- A.g.e. Sh. 34.
4- N. Kazançakis Allah'ın Fukarası (Roman) Bir hıristiyan dervişin hayat hikayesi olan kitap, bir sofi'nin yaşayışıyla tamamen örtüşüyor.
5- Prof. Dr. C. Sunar Tasavvuf Felsefesi ve Gerçek Felsefe.
6- E. Özkan, Tas. ve İslâm Sh. 2
7- İ. Sarmış, Tas. ve İslâm Sh. 45
8- A.g.e. Sh. 115-119-120
9- İktibas Der., Sayı: 104-Sh. 26
10- İ. Sarmış, A.g.e. Sh. 118
11 - Ömer Ziyauddin Dağıstani, Fetvalar - Sh. 79.
12- Beyazıd-i Bistamiye atf. İ. Sarmış, Tas. ve İslâm-Sh. 175.
13- E. Özkan, Tas. ve İslam - Sh. 85
14- İ. Sarmış, A.g.e. Sh. 177.
15- Ahmet Eflaki. Menakibul Arifin - 11/56/57. Haksöz Dergisi, Nisan 93
16- İmam Rabbani, Mektubat Terc. 1. Mektup
17- Haksöz Dergisi, Nisan 93.
18- Feridun Atlar, Tezkiretül Evliya 1/160.

8/3/2008 | Kategori: TASAVVUF | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

SAHTE İLAH EDİNMENİN TASAVVUFÇASI

Sahte İlah Edinmenin Tasavvufçası    

 


ImageTasavvuf mesleğinin insanları aşırı derecede yüceltip ilah seviyesini getirdiğini gösteren kendi kalemlerinden ibretlik veciz bir belge.

Yorumsuz:

KUTB-I İRŞÂD VE FEYZLERİ

İstanbul'dan ALİ DEMİR'in suâli:
(Kutb-i İrşâd hakkında bilgi verir misiniz?)

CEVAP

Kutb-i irşâd, kayyûm-i âlemdir. Ya'nî islâmiyyeti koruma vazifesi kutb-i ir$âd denilen velî zâta verilir. Bu zât sayesinde, islâmiyyet başı boş kalmaz.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

(Kutb-i ebdâl) [ya'nî Kutb-i medar] â-lemde, dünyâda herseyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vâsıta olur.

Kutb-i irşâd ise, âlemin irşadı ve hidâyeti için feyzlerin gelmesine vâsıta olur. Herseyin yaratılması, rızkların gönderilmesi, derdlerin, belâların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, Kutb-i ebdâlin feyzleri ile olur.

İmân sahibi olmak,hidâyete kavuşmak, ibâdet yapabilmek, günâhlara tevbe etmek ise, Kutb-i irşadın feyzleri ile olur. Her zamanda, her asrda Kutb-i ebdâlın bulunması lâzımdır. Hiçbir zaman, bunsuz olamaz. Çünkü alem bununla nizâm bulmaktadır. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası ta'yîn edilir. Fakat, Kutb-i irşadın her zaman bulunması lâzım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem îmândan ve hidâyetden büsbütün mahrum kalır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", o zamanın Kutb-i irşadı idi. O zamanın Kutb-i ebdâli de, Ömer "radıyallahü anh" ve Veysel-Karnî "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" idi.

Kutb-i irşâd ile, bütün insanlara îmân ve hidâyet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalâlet, kötülük hâline döner. Şeker hastasına verilen kıymetli gıdaların, onun kanında zehr hâline dönmesine benzer. Yahut safrası bozuk olana, tatlının acı gelmesine benzer) [Me'ârif-i Ledünniyye 35]

Kutb-i İrşadı Üzmek:

İmâm-ı Rabbânî hazretleri yine buyuruyor ki:

(Kutb-i irşâd, çok az bulunur. Asırlardan çok uzun zaman sonra bu cevher dünyaya gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşadının ve hidâyetinin nurları, bütün dünyaya yayılır. Herkese rüşd, hidâyet, îmân ve marifet onun yolu ile gelir. Herkes ondan feyz alır. Arada o olmadan kimse bu ni'mete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nurları, bir okyanus, [çok kuvvetli radyo dalgaları] gibi bütün dünyayı sarmıştır. O derya, sanki buz tutmuş gibi hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yahut O, bir kimseyi severse ve onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryadan kalbi feyz alır.

Bunun gibi bir kimse, Allahü teâlâyı anarsa ve bu zâtı hiç düşünmezse, meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat birinci feyz daha fazla olur.

BİR KİMSE DE, O BÜYÜK ZÂTI İNKÂR EDER, BEĞENMEZSE, YAHUT O BÜYÜK ZÂT, BU KİMSEYE İNCİNMİŞ İSE, ALLAHÜ TEÂLÂYI ZİKRETSE BİLE, RÜŞD VE HİDÂYETE KÂVUŞAMAZ

Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır.

O zât, bunun zararını istemese bile, hidâyete kavuşamaz.

Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Fâidesi çok azdır.

O zâta inananlar ve sevenler, onu düşünmeseler de ve ALLAHÜ TEALAYI ZİKETMESELER DE, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nuruna kavuşurlar)

[Müjdeci' Mektûblar 260]

Peygamber efendimizin, Hazret-i Ebû Bekr'in kalbine akıttığı feyzi alabilmek kutb-i irşadı tanımak ve sevmekle mümkündür. Bu ni'mete kavuşan-bahtiyar kimse, küfre düşmekten korunmuş olur. İslâm âlimlerinin bildirdikleri şekilde îmân ve ibâdet eden kimselerin, kutb-i irşadı tanımaları nasip olur.

8/3/2008 | Kategori: TASAVVUF | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

ALLAH KULUNA YETERLİ DEĞİLMİ ?

Allah Kuluna Yeterli Değil mi ?    

 


ImageAllah'ın kullarına yeterli olması, aracıları gereksiz kılmaktadır.

ALLAH, KULUNA YETERLİ DEĞİL Mİ ? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. Allah kimi de hidayete eriştirirse, onun için bir saptırıcı da yoktur. Allah, intikam sahibi, güçlü ve üstün olan değil midir?
Andolsun, onlara:’ Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, elbette ‘Allah’ diyecekler. De ki:’ Gördünüz mü-haber verin; Allah’tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O’nun zararını kaldırabilir mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O’nun rahmetini tutup-önleyebilecekler mi?’ DE KI:’ ALLAH BANA YETER, TEVEKKÜL EDECEK OLANLAR, O’NA TEVEKKÜL ETSINLER.’ (Zümer; 36-38)

YOKSA ALLAH’TAN BAŞKA ŞEFAATÇILER MI EDINDILER? De ki:’Ya onlar hiç bir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?
DE KI:’ ŞEFAATIN TÜMÜ ALLAH’INDIR. GÖKLERIN VE YERIN MÜLKÜ O’NUNDUR. SONRA O’NA DÖNDÜRÜLECEKSINIZ. (Zümer; 43,44)

Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek, yararları da dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve:’ Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. De ki:’ Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk katmakta olduklarınızdan uzak ve yücedir. (Yunus; 18)

Andolsun ki insanı biz yarattık, nefsinin kendisine ne fısıldadığını da biliriz. Biz ona ŞAH DAMARINDAN DAHA YAKINIZ. (Kaf; 16)

Ben SİZİNLE BERABERİM, İŞİTİRİM VE GÖRÜRÜM. (Taha; 46)

Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ONA YETER. Elbette Allah kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir. (Talak; 3)

ALLAH’A TEVEKKÜL ET, VEKIL OLARAK ALLAH YETER. (Ahzab; 3)

ALLAH’TAN yardım isteyin ve sabredin (A’raf; 128)

Kullarım sana beni sorarlarsa (bilsinler ki) ben şüphesiz ONLARA YAKINIM. BENDEN ISTEYENIN duasını kabul ederim. (Bakara;186)

Iyi bil ki, halis din yalnız Allah´ındır. O'ndan başka veliler edinerek: "Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" diyenler(e gelince): Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı, nankör (inkarcı) insanı doğru yola iletmez. (Zümer; 3)

Onlar Allah’tan başka kendilerine yardım etsinler diye ilahlar edindiler. (Yasin-74)

Onlar kendilerine bir izzet kaynağı olsun diye Allah’tan başka ilahlar edindiler.(Meryem-81)

Allah ile birlikte başka bir (batıl) ilahı çağırma. O takdirde azap görenlerden olursun. (Şuara-213)

Ancak sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz. (Fatiha-5)

Allah’ı bırakıpta kıyamet gününe kadar cevap veremeyecek olan, kendisine yapılan dualardan habersiz kalan şeylere ibadet(dua ederek ibadet eden) edenlerden daha sapık kim olabilir. (Ahkaf-5)

KİM ALLAH’TAN BAŞKA BİR ŞEYE ÇAĞIRIP (ONDAN MEDET BEKLEDİĞI HALDE) ÖLÜRSE, ATEŞE GİRER. (Sahih-i Buhari)

BİRŞEY İSTEDİĞİNDE ALLAH’TAN İSTE. YARDIM İSTEDİĞİNDE YİNE ALLAH’TAN İSTE. (Tirmizi rivayet ediyor ve sahihtir diyor)

ŞÜPHESİZ ALLAH KENDİSINE ŞİRK KOŞULMASINI ASLA BAĞIŞLAMAZ... (NİSA-48,116)

Not = Arap müşrikleri Yaratıcı(ilah) olarak bir tek Allah’a inanıyorlardı. Ancak tıpkı bugünde aynısının yapıldığı gibi Allah’a daha çok yaklaşmak niyetiyle o Lat, Menat adlı evliyalara sığınıyorlarda. Islam Tarihçileri Lat, Menat, Uzza gibi putların, zamanında yaşamış salih insanlar adına dikilmiş birer put olduğunu yazarlar. Günümüzde değişen bir tek şey var. Lat, Menat yerine Gavsı Azam, Hacı Bektaş, Mevlana Celaleddin, Kutb-i Irşad, Mürşid-i Kamil vb. isimlerinin gelmesi.

Allah ile kendi arasında bir vasıta ve şefaatçiyi kabule kendisini mecbur bilen adam, yâ zannederki , Allah, kulunun istediğini bilmiyor.. Yahut kendi uzaklarda olduğundan işitmiyor da böyle bir vasıtaya muhtaç oluyor... Bir hükümdarın, kabul etme istemediği dileği vezir ve memurlarının tesiriyle kabul ettiği gibi. Dünya büyüklerinin idarelerinde mecbur oldukları gibi. Böyle fâsid ve batıl zanlara kapılan adam bilmiyor ki, padişah bu vasıta ve müşavirlere muhtaçtır..’ (Ímam Birgivi)

<<...Bir diğer önemli husus da, Allah’ın insanlara herkesten daha çok yakın olduğu ve her türlü duasına icabet ettiği halde , insanlardan bazılarının direk Allah’tan istemeyip, araya aracılar koymasıdır. Doğrusu şaşılacak şey. Düşünün, yakınınızda size yardım edecek güçlü biri var; siz ise ondan yardım istemeyip ta uzaklarda ve size hiç bir yardımı olamayacak birini arayıp bulmaya çalışıyorsu-nuz. Bu şu demektir; ya siz yanınızdaki varlığın gücüne inanmıyorsunuz veya aracıları O’nun kadar üstün görüyorsunuz! Her iki halde de oldukça yanlış yapıyor-sunuz. Çünkü yüce Rabbimiz, ‘(Ey Muhammed) kullarım sana beni sorarlarsa (bilsinler ki) ben şüp-hesiz (onlara) yakınım. Benden isteyenin duasını kabul ederim’ diye buyurmuştur (Bakara; 186). Yine Kaf suresinin 16. ayetinde de ‘Ona şah damarından daha ya-kınız’ diye buyrularak, insanların herkesten önce Allah’ı kendilerine yakın bilerek O’na yönelmeleri; O’na dua ve niyazda bulunmaları ve sadece O’na taatte bulunmalarının gerektiği vurgulanmıştır. Bu hak, tamamen Allah’a aittir. Bu hakkı gasbedenler, Allah’ı gereği gibi tanımamış ve Allah’a şirk koşmuş olacaklardır...

Ama şimdi insanlar, ibadet ve Allah’a taat konusunda o kadar yeni şeyler (bid’atler) icad etmişlerdir ki altından kalkmak bir hayli zordur. Bu noktada Islam inancı büyük tahribatlara maruz kalmıştır. Aslında bozulan Islam değil, insanların kendi taşıdığı inançlardır. Bu konuda öylesine ileri gittiler ki ölmüş bazı salih kulları bile aracı kıldılar.
Bu insanlar gerçekten yüce Rablerini tanıyorlar mı? Yoksa yüce Allah’ın yerine başka ilahlar edindiler de farkında değiller? Yüce Rabbimiz olan Allah’ı tanımadan, TÜM isim ve sıfatlarını (yetkilerini) KAVRAMADAN nasıl O’na inanacak ve nasıl O’na kulluk edeceksiniz? Doğrusu insanlar bu noktada büyük bir zaaf ve çelişki içerisindedirler. Bir yandan Alemlerin Rabbi olan Allah’a inandık diyorlar; diğer taraftan Allah’tan başkasına Allah kadar hatta daha fazla severek onlara itaat ediyorlar. bu ne biçim sevgidir ki veya bu nasıl inançtır ki sizi Allah’tan başkasına yönlendiriyor? Bu durumun cidden sorgulanması lazım.>> (bkz. Kulluk Bilinci; Beşir Islamoğlu, S.33,34)

<<...Ibadet, yalnızca Kur’an-ı Kerim okumak, namaz kıl-mak, oruç tutmak vb. ibadet-lerden ibaret değil. Bizde hiç öyle birşey yok. Bunlar herşey değil, herşeyden birşey! Bunların dışında sayıya gelmeyecek kadar davra-nışlar ve hareketler var ki hepsi ibadet.

Müslüman bu kulluk çizgisinde yalnızca Allah’a yönelecek. Pey-gambere dahi yönelemezsiniz. Niçin? Çünkü hiç hatasız kim ise sadece ona yöneleceksiniz. Pey-gamberin yaptığı birtakım zelleler var. Kıyamete kadar peygamberin yaptığı zelleler ibadetlerde okuna-cak. Allah ‘ Ben öyle büyüğüm ki içinizden seçtiklerim dahi hata yapar, yalnız ben hata yapmam’ diyor. Peygambere dahi kudsî gözle bakamazsınız. Neden? Peygamber de bizim gibi bir beşer. Ibadette peygambere değil, hiçbir şeye değil, yalnızca, Peygamberin dahi yöneldiği ALLAH’a yönelmek mecburiyetimiz var. Durum böyle olunca siz kullukta öteki şeylere nasıl yönelebilirsiniz? Onları nasıl ilah ve rab tanır kullukta onları odak gibi telakki edebilirsiniz?! Hele birbirinizi nasıl tanırsınız?’ Olmaz öyle şey!>> ( bkz. Vahiy Kültürü; Doç.Dr. Ruhi Özcan, Ravza Yayınları)

Ömer Karaaslan, kuranislami.com

8/3/2008 | Kategori: TASAVVUF | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

VELİLERİN KAİNATA TASARRUFU HUREFESİNİN ÇÖZÜMÜ

Velilerin Kainata Tasarrufu " Hurafesinin Çözümü    

  


ImageTasavvufta yaygın olan velilerin kainatın yönetiminde söz sahibi oldukları inancının bir hurafe olduğunu ortaya koyan bir yazı.

Allah'ın ayetlerini tanımamalarından dolayı, Allah'a ibadetlerinde şirk koşanların ve bunlara uyan cahil kimselerin problemlerinin çözümü ancak, kelam kitaplarının teorilerine dalmadan sadece Kur'an ayetleriyle Allah'ın rububiyet ve uluhiyyet olarak tevhidini öğreterek;
rasullerin fonksiyonlarını ve onların da beşer olduklarını, yalnız Allah Teala'nın o kimseleri, insanlar için razı olduğu dinini söz ve davranış olarak tebliğ etmeleri için vahy amacıyla seçtiğini; ayrıca bu seçilmenin insanları talim, irşad, müjdeleme, inzar ve insanlar arasında şer'î ahkamı adil ve eşit olarak uygulama ile sınırlı olduğunu, zira rasuller, baba, oğul, eş ve diğer yakın akraba ve sevdiklerini hidayette fiilî tasarruf gücü verilmediğini iyice göstermekle mümkündür.

Örneğin İbrahim Halilullah'ın babası, kâfir olarak yaşayıp kâfir olarak ölmüştür ve Allah, Nuh'a oğlunu gemiye alması için izin vermemiştir. Ayrıca Hz. Peygamber'in amcası Ebu Leheb, onun en şiddetli düşmanı idi ve ona eziyet edenlerin başında geliyordu.

Allah Teala da onun hakkında, onu yeren ve kötü bir sonuçla korkutan bir sûre (Tebbet) indirmiştir ki, müslümanlar o sureyle kıyamete kadar ibadet edeceklerdir ve onun dışında müşrikler hakkında böyle bir sure indirilmemiştir.

Tüm bunların ötesinde, Hz. Peygamber'in yetişmesini üzerine alan, onu yetiştirip gücü yettiğince müşriklerin işkencelerinden koruyan amcası Ebu Talib'in, kendisine sadece "La ilahe illallah" demesi arzedilmesine rağmen iman etmemesi, Allah'ın kemâl-i hikmetindendir.

Bu hususta Allah Teala şu ayetini indirmiştir: "(Ey Muhammed) Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir." (28/56). Bu olayı Müslim, Sahih'inde rivayet etmiştir. Biz de bu olayı şu ayetin tefsirinde açıklamıştık: "İbrahim, babası Âzer'e demişti ki..." (6/74) Ayrıca aynı sure (En'âm) nin tefsirinde rasullerin fonksiyonlarını tafsili olarak açıklamıştık. Bu konuyu derinlemesine incelemek isteyenler tefsirimize müracaat edebilirler. Evet, nebilere ve rasullere de evrende tasarruf gücü verilmediğine göre, velîlere ve diğer kimselere böyle bir güç nasıl verilebilir ki?!..

Kaynak: Muhammedi Vahiy; Reşit Rıza.

8/3/2008 | Kategori: TASAVVUF | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar |

İlgili aramalar: amatör - ben sana mecburum bilemezsin... -  ask -  sevgi -  huzun -  ayrılık -  özlemm..