Ara

Su ve Çiçek

 

Günün birinde bir çiçekle su karsilasir ve arkadas olurlar, ilk önceleri güzel bir arkadaslik olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzimdir birbirlerini tanimak için. Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sigmaz artik ve anlar ki, su' ya asik olmustur.

Ilk kez asik olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sirf senin hatirin için ey su" diye...
Öyle bir zaman gelir ki, artik su da içinde çiçege karsi birseyler hissetmeye baslamistir. Zanneder ki, çiçege asiktir ama su da ilk defa asik oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düsünmeye baslar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, aliskin degildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabirlidir. Bekler, bekler, bekler...

Artik öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der. Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." Der ve gün gelir çiçek yataklara düser. Hastalanmistir çiçek artik. Rengi solmus, çehresi sararmistir çiçegin. Yataklardadir artik çiçek. Su da basinda bekler çiçegin, yardimci olmak için sevdigine...

Bellidir ki artik çiçek ölecektir ve son kez zorlukla basini döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karsisinda ve son çare olarak bir doktor çagirir nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçegi. Sonra söyle der doktor: "Hastanin durumu ümitsiz artik elimizden birsey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalik nedir diye ve sorar doktora. Doktor, söyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçegin bir hastaligi yok dostum...Bu çiçek sadece susuz kalmis, ölümü onun için" der.

Ve anlamistir artik su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

7/9/2009 | Kategori: OYKU | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

ŞAMDAN GELEN YAHUDİ

İbn Abbas (r.a.) şöyle anlattı:

-Şam'da bir Yahudî vardı. Bir cumartesi günü Tevrat'ı okudu. Ondaki müjdeyi gördü. Oraya baktığı zaman , dört yerinde Resûlüllah (s.a.v.)'ın vassfını buldu. Onları kesti ve yaktı.

İkinci bir cumartesi, baktığı zaman, aynı şeyleri, Tevrar'ın sekiz yerinde buldu. Onları da kesip yaktı.

Üçüncü cumartesi baktığı zaman, aynı şeyleri Tevrat'ın oniki yerinde buldu.

Kendi kendine düşündü ve şöyle dedi:

-Eğer bunları da koparırsam, Tevrat'ın tümü onun vasıflarıyla dolacak.

Arkadaşlarına Resûlullah (s.a.v.)'ı sordu; şöyle dediler:

-Yalancının biridir. En iyisi, ne sen onu gör; ne de o seni görsün.

Şyle dedi:

-Musa'nın Tevrat'ı hakkı için , benim onu ziyaretime kimse engel olamaz.

Onun böyle demesi üzerine izin verdiler. O da, bineğine bindi; gece gündüz yola koyulup gitti. Medine'ye yaklaştığı zaman; onu Selman karşıladı.

Selman, güzel yüzlüydü. Onu görünce Muhammed (s.a.v.) sandı. Halbu ki, Resûlullah (s.a.v.) üçgün önce vefât etmişti Selman ağladı ve şöyle dedi:

- Ben onun kölesiyim.

-Peki o nerede? Diye sorunca, Selman(r.a.) düşündü:

-Vefat etti, dese, dönüp gidecek.

-Sağdır., dese, yalancı olacak.Şöyle dedi:

-Gel benimle, seni arkadaşlarının yanına götüreyim.

Mescide girdiği zaman, ashabın tümü mahzun bir hâlde idiler.

Resûlüllah(s.a.v.)'ı onların arasında sanarak:

-Selâm sana ey Muhammed! dedi. Bunun üzerine ashabın ağlaması arttı.

-Sen kimsin? Yaramızı tazeledin. Galiba bir yabancısın. Üçgün oluyor. O vefât etti.

Bunu duyan Yahudî bir sayha attı ve şöyle dedi:

-Vay perişanlığıma, o kadar yolum da boşa gitti. Keşke anam beni doğurmasaydı da; Tevrat'ı okumayaydım. Tevrat'ı okuyunca da onun vasfını görmeyeydim. Onun vasfını gördüm; bari kendisini göreydim.

Bundan sonra şöyle dedi.

-Ali burada mı, onu bana anlatsın.

-Evet burada, deyince sordu:

-Adın nedir?

-Ali deyince , şöyle dedi:

-Senin ismini de Tevrat'ta buldum.

Bundan sonra Hz. Ali(r.a.) şöyle anlattı:

-O ne uzun boyluydu; ne de kısa. Başı yuvarlaktı. Alnı genişti. Gözleri siyah ve irice idi. Kirpikleri uzundu. Görüldüğü zaman dişleri arasından nur yayılırdı. Saçlıydı. Elleri ve ayakları etliceydi. Yürüdüğü zaman , yüksek bir yerden iniyormuş gibi ayağını yerden kuvvetle kaldırırdı. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardı.

Yahudî bunları dinledikten sonra şöyle dedi:

-Doğrusun yâ Ali, onun Tevrat'taki vasfıda böyledir.

Bundan sonra şöyle dedi:

-Yâ Ali! Onun bir elbisesi kaldı mı, koklamak istiyorum.

Bunun üzerine Hz Ali(r.a.), Selman (r.a.)'a şöyle dedi:

-Ey Selman! Fatıma'nın kapısına git ve söyle : Babası Resûlüllah'ın cübbesini versin, getir...

Selman, Fatıma'nın kapısına gitti ve şöyle dedi:

-Ey peygamberin övündüğü kapı! Ey evliyanın ziynet kapısı.

Hasan ve Hüseyin ağlıyorlardı. Kapıyı vurunca , Hz. Fatıma içerden şöyle dedi:

-Yetimlerin kapısını çalan kimdir?

-Ben Selman, dedi. Sonra Hz. Ali'nin dediğini ona anlattı.

Bunun üzerine Hz. Fatıma ağladı ve şöyle dedi:

-Babamın cübbesini kim giyecek?

Ona dair şeyler anlattı. Yedi yerinden hurma lifi ile dikili idi. Hz. Ali onu alıp kokladı. Sonra sahabe alıp kokladı. Bundan sonra, Yahudi aldı, kokladı ve şöyle dedi:

-Bunun kokusu ne kadar güzeldir. Bundan sonra, Resûlullah (s.a.v.)'ın kabrine gitti. Başını semaya kaldırdı ve şöyle dedi:

-Yâ Rabbi! Sen'in birliğine, eşin ve ortağın bulunmadığına şahadet ederim. Bu kabrin sahibinin, esnin Resûl'ün ve Habib'in olduğuna şehadet ederim. Onun söylediklerini tasdik ediyorum.

Eğer müslümanlığımı kabul ediyorsan, bu saatte ruhumu al! Bundan sonra, düşüp öldü.

Onu, Hz. Ali(r.a.) yıkadı. Baki mezarlığına defnetti.

Allah ona rahmet eylesin. Bizi salihler zümresiyle haşreylesin.

Amin!...

20/12/2007 | Kategori: OYKU | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

NEFSİNİ ALLAHA SATAN GENÇ

- Babam, Abdulvahid b. Zeyd'in şöyle dediğini anlattı:

- Bir gün ben alışılmış toplantılarımızdan birinde idim. Gazaya çıkmak için hazırlığımızı yapıyorduk. Arkadaşlarıma pazartesi sabahına hazırlanmaları emrini verdim. Bu sırada biri, şu âyet-i kerimeyi okudu:

- "Allahu Teâlâ, kendilerine verilecek cennet karşılığı, mü'minlerden mallarını ve nefislerini satın almıştır..." (Tebve süresi, âyet:111)

Sonunda onbeş yaşında bir genç ayağa kalktı. Babası ölmüştü. Babasından kendisine çok mal kalmıştı. Bana şöyle dedi:

- Ey Abdulvahid! Allahu Teâlâ , kendilerine cennet verilmek üzere, mü'minlerden mallarını ve nefislerini satın almışmıdır?

- Evet, dedim. Şöyle devam etti:

- Ay Abdulvahid! Bana cennet verileceği vaadine inanarak nefsimi Yüce Allah'a satıyorum.

Şöyle anlattım:

-Kılıç darbesi, du sözden çok ağır ve zordur. Halbuki sen bir çocuksun. Korkarım ki, sabredemezsin. Bu satıştan aciz kalırsın.

Şöyle dedi:

-Ben Allah ile alış veriş edeceğim; sonra da âciz kalacağım öyle mi?.

Sonrada nefsimiz bize kusur yolu gösterdi, dedik ki:

- Bu çocuktur; yapar, ama biz yapamayız.

Bundan sonra, malını Allah yolunda sadaka olarak dağıttı. Yalnız geçimine yetecek miktar ile atı ve silahı kaldı. Gazaya çıkış günü, bize ilk gelen o oldu.

- Sana selâm ey Abdulvahid, deyince:

- Sana da selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Satış kazancın bol olsun, dedim.

Bundan sonra, yola koyulduk. O da bizimle beraber idi. Gündüzleri oruç tutyordu. Geceleri namaz kılıyordu. Hizmetimizide görüyordu. Hayvanlarımızı yayıyor, Uyuduğumuz zamanda bizi bekliyordu. Böylece biz, Rum beldelerine vardık. Biz bu hâl içindeyken, bize çıkageldi. Şöyle diyordu:

- Ah AYNA-İ MARDİYE'ye bir kavuşsam.

Arkadaşlarım, onun bu hâline dedilerki:

- Galiba çocuğa vesvese geldi; yahut aklı bozuldu.

O yine bize öyle diyerek yaklaştı:

- Ey Abdulvahid! Artık sabrım kalmadı. AYNA-İ MARDİYE'ye bir kavuşsam.

Dedim ki:

- Ey habibim, bu AYNA-İ MARDİYE dediğin nedir?

Şöyle anlattı:

- Ben uykuya daldım. Bana biri geldi şöyle dedi:

-Seni AYNA-İ MARDİYE'ye götüreceğim. Beni bir bahçeye götürdü. Orada suyu gâyet tatlı bir ırmak akıyordu. Birde baktık ki, o ırmağın kenarında bir çok cariyeler var. Üzerlerinde tarifini yapamayacağım süsler ve elbiseler vardı. Beni görünce sevindiler ve şöyle dediler:

- İşte AYNA-İ MARDİYE'nin zevci.

Yanlarına vardım. Selam verdim.

- AYNA-İ MARDİYE aranızda mı? Dedim.

Şöyle anlattılar:

- Hayır, biz onunhizmetçileriyiz, cariyeleriyiz. öne doğru ilerle...

İlerledim; bir nehişr gördüm. Bu bir bahçede idi. İçi süt doluydu: Hemde tadı bozulmayan bir süt...

Oarada da birtakım cariyeler vardı. Onları görünce güzelliklerine hayran kaldım. Onlar beni görünce sevindiler.

-İşte bu; Vallahi AYNA-İ MARDİYE'nin zevci, dediler.

Onlara yaklaştım:

-Size selam. AYNA-İ MARDİYE içinizdemi? Dedim, şöyle anlattılar:

-Sana da selâm, ey Allah'ın velisi! içimizde değil; biz onun hizmetçileriyiz;cariyeleriyiz. ileri geç.

İleri geçtim. Şerbetten bir vadi gördüm. Bu şerbet, vadinin kenar kısmında akıyor, Yanında bir takım cariyeler varki, öncekilerini güzellikte bana unutturdular. Yanlarına vardım:

- Size selâm. AYNA-İ MARDİYE içinizde mi? Diye sordum, şöyle dediler.

- Hayır biz onun hizmetçileriyiz;cariyeleriyiz. İleri geç.

İleriye geçince, süzülmüş baldan bir nehir gördüm. Kenarında birtakım cariyelar oturuyor, Hem nurlu, hem de çok güzellerdi. O kadar ki, öncekileri bana unutturdular. Bunlara da:

- Size selâm. AYNA-İ MARDİYE aranızda mı? Dedim, şöyle söylediler.

- Hayır, ey Rahman'ın velisié Bizler onun hizmetçileriyiz; cariyeleriyiz. ileri git.

İleri gittim. Bir çadır gözüme ilişti. Bu çadırın kapısı inci işlemeliydi. Önünde bir cariye duruyordu. Süsler takınmış, güzel elbiseler giymişti. Beni görünce sevindi ve içeriye seslendi:

-Ey AYNA-İ MARDİYE, işte zevcin geldi.

Bunun üzerine çadıra yaklaştım, içeri girdim. Baktım ki o, tahtında oturuyor. Tahtı, incilerle yakutlarla süslenmişti. Onu görür görmez çarpıldım; beni şöyle diyerek karşıladı:

-Merhaba, ey Rahman'ın velisi! Bize gelme zamanın yaklaştı.

Gidip boynuna sarılmak istedim; bana şöyle dedi:

- Hele dur; boynuma sarılma zamanın gelmedi. Henüz sende hayat ruhu var. İnşallah bu akşam iftarı yanımızda yaparsın.

İşte , bundan sonra uyandım. Ey Abdulvahid, artık ayrılığına dayanamayacağım.

Abdulvahid diyor ki:

- Sözümüz yani bitmişti; karşıdan bir düşman güruhu çıktı. Onlara karşı çıktık. O genç de çarpıştı. Onlardan dokuzunu bu genç öldürdü. Onuncusu kendisi idi. Yanına vardım, kanlar içindeydi. Gülünce , ağzına kan doldu; dünyadan ayrıldı.

20/12/2007 | Kategori: OYKU | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

HACI MESUT

Hacı mesut'un mezarı İzmir'in Alipınar köyündedir. Hacı Mesut, Çanakkale Savaşı'nda, gözle kaş arasında adını bütün orduya duyurmuş ve ermişlik payesini kazanıvermiş mutlu bir insan. Mezarının önünde okuyup, niyaz etmeden kimse geçmez. Bir derdiniz, özellikle askerlikle ilgili bir müşkülünüz varsa, hemen Allah'tan o'nun hürmetine müşkülünüzün gitmesini isteyin illa onun yanına gitmenize gerk yok! eğer müşkülünüzde halis niyetiniz hakimse işiniz inşaallah oluverir.

Çanakkale savaşı'ndayız.Mülazım Emin , çiçeği burnunda bir harbiye'li. Mektebi bitirmiş, cepheye sürülmüş... Gönderildiği alay , ateş hattında kırılıyor, ama ne kırılıyor.; gençler yiğitler biçiliyor. Bir zaman, geriden ikmal getirerek işi idare etmek istiyorlarsa da gün oluyor, ikmalde yetmiyor. Alaydan arta kalanları derleyip, toplayıp İzmir'in Alipınar köyüne getiriyorlar.

Acemiler gelecek , alay tamamlanacaki talim görecek ve yine cepheye sevkedilecek...

Alay tamamlanırken, durumun nezaketi gereği, alışılmış kurallara pek aldırılmıyor, eli silah tutan herkes toplanıp Alipınar'a getiriliyor. Gelenlerin içinde Hacı Mesut da var. Yaşlıca, sessiz, sadasız, kendi halinde bir habeş. Trablusluymuş. Mülazım Emin'in Konyalı Aziz Çavuş diye bir çavuşu var, nedense bu Hacı Mesut'u hiç sevmiyor. Her sabah Emin Efendi'ye tekmil verirken sayıyor, döküyor, sözün sonunu" Bir de, hiç bir işe yaramayan şu pis Arap var" diye bitiriyor.

Pis Arap aşağı, pis arap yukarı... Günün birinde, mülazım Emin:

-Bırak Aziz şu Adamı diyor. "O zaten yaşlı, sen onu talime çıkarma, koğuş temizliğine ver!"

Böylece günler geçip giderken, bir gün Mülazım hastalanıyor. Ama durumu çok ağır. Ne doktor, ne ilaç, ne sıhhiye memuru. Hastaya yardım edecek hiç kimse ve hiç bir şey yok. Akşama doğru Emin Efendi kendini kaybediyor, ateşten cayır cayır yanıyor, bir günde sanki eriyor.

Yapılcak bir şey yok, işi duaya kalmış. Görenler, sabahı bulamaz diyorlar.

Bir ara, Hacı Mesut, Aziz çavuşun yanına gelerek:" Bir nefes edeyim mi?" Diye soruyor. Mülazımın işi bitmiş ama, etsin bakalım ne olacak?

Hacı Mesut, Emin Efendi'nin yanında durmuştur, dudaklarının güç farkedilen hereketinden başka bir kımıldanış, bir ses yok. Saatler geçiyor. Hasta terliyor, Hacı Mesut terliyor. Bakleşenlerde artık takat kalmamış , kendilerini tutmasalar, "Pis arabı" yeninden yakasından tutup tartaklayacaklar. Sonunda, Hacı Mesut gözlerini Aziz çavuş'a çevirirp fısıldıyor: "Tamam, kurtuldu, ne isterse verin , yesin" Yemek mi? Mülazım ölü gibi serilmiş, gülesi geliyor Aziz çavuş'un. Tam o sırada yataktan bir inilti duyuluyor:

"- Su!"

Artık ona kimse, "Pis Arap" diyemez. Mesut'ta bir başkalık sezmekte olan bir kaç kişinin gözleri iyice açılıyor. Onun peşinden ayrılmıyorlar. Şu kadarını anlıyorlarki, Hacı Mesut, Abdüsselâm Esmerî'nin kıymetlilerindendir. Allah Katında itibarı büyüktür, ama o işi oluruna bağlamış, kendini açığa vurmamıştır.

Hacı Mesut'un çevresindeki halka her gün biraz daha büyüyor, bir kere onun sevgisine yakalanan artık kendini ondan kurtaramıyor. Hacı Mesut'ta tuhaf bir şey var. Hani çavuş yokmu, şu Aziz çavuş ... Asıl o; utanmasa işini gücünü bırakacak ve sabah ezanlarına kadar süren aşıklar sohbetinden ayrılmayacak...

Bir gün , Hacı Mesut Mülazım Mehmet Efendi'ye , Aziz çavuşla haber gönderiyor: "Yarın, davul dövdürsün, pilav zerde döktürsün, Çanakkale'de savaş bitti zafer bizimdir!"

Mülazım Emin, bu haberi biraz tuhaf buluyor, Çünkü, vaziyet, hiç te öyle Hacı Mesut'nun dediği gibi değil, gelen haberler kötü! Ordu müfettişi de tam o sıralarda Alipınar'dan geçiyormuş. Mülazım: "Acaba vaziyet ne merkezde?" diye sorunca, ordu müfettişi: "Orduyu geri çekecekleri söyleniyor, öyle olursa İstanbul düşer, vaziyet çok fena!"

Ordu müfettişi yansın yakılsın, Hacı Mesut gene haberi salıyor: "Davul dövdürsün, helva..."

Akşamın geç saatlarında Alipınar'a kan ter içinde bir atlı girip Mülazım Emin Efendinin önünde selamı çakıyor: "Gözümüz aydın efendim, çok şükür muzafferiz, Çanakkale'yi kurtardık..."

Bu kadarı yeterlidir; duyan Hacı Mesut'a koşuyor.

İlk müjdeyi veren sanki o değilmiş gibi , Hacı Mesut, masum gözleriyle etrafını saranlara gülümsemektedir. Alam bu gülümsemede, sevinçten fazla bir şey, sırlı, anlaşılmaz bir şey olduğunu o zaman telaş ve heyecandan, kimse anlayamıyor.

Bu anlamlı tebessümün kokusu bir kaç gün sonra çıkıyor. Davullar dövülmüş, helvalar yenilmiş, İzmir'in yiğit efeleri diz vurup zeybek oynamıştır.

Ortalığın sakinleştiği bir sabah Hacı Mesut, artık bütün alay gibi önünde el bağlayıp niyaza varan Çavuş'a : "Aziz Çavuş çocukları topla, bir diyeceğim var" diyor.

Aziz Çavuş'un içinde bir ateş, ne yaptıysa Hacı Mesut'u fazla konuşturamıyor.

Akşam karavanasından sonra etrafında toplanıyorlar. Hepsinin yüreği kuşkuda, ama kimse sebebini bilmiyor. Sebep Hacı Mesut'ta!

"Evlatlarım! Benim görevim burada bitti. Trablustan sizin alayı uyarmak, yüzünüzü Hak yüzüne çevirmek için gönderilmiştim. Şeyhimin dediğini yaptım. Hepiniz Abduüsselâm Esmerî'nin himayesindesiniz. Beni duâdan unutmayasınız. Ya Allah!"

Evet! Hacı Mesut "Ya Allah" demiş, Allah cemaline yürüyüvermişti. Alay karışıyor, birbirine giriyor. Gözlerinin önünde olanlara inanamıyor. Bir insan ölüme böyle söz geçirebilirmi?

Fakat, bütün telâş faydasızdır. Hacı Mesut ölüme sözünü geçirmiş, kavilli bir yolculuğa çıkar gibi yürek hoşluğu, gönül rızasıyla yürüyüp gitmiştir.

20/12/2007 | Kategori: OYKU | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

YANLIZLIK

 Issızlığın ortasında yapayalnız, yorgun bir adam... Ateş böcekleri, yıldızlar tek yoldaşı. Gecenin ayazında tütün kokan parmaklarını hohlayarak ısıtan, delik pabuçlarından su girmesin
diye çoraplarının üstüne torbalar giyen, yorgun bacakları titreyen, bembeyaz saçlı, uzun; karışmış sakalı, üstü, başı perişan...

     Okyanusun ortasında dalgalarla boğuşarak yol alan küçücük bir gemi. Göz alabildiğine deniz, göz alabildiğine yıldız, göz alabildiğine gökyüzü...

     O mu daha yalnız yoksa üşüyen adam mı?

     Yüzlerce kişinin yaşadığı bir sitede tek başına yaşayan bir kadın. Zoraki selamlaşmalar, yorgun günaydınlar... Anakent yalnızlığında asit yağmurları gibi dökülürken insanlar sokaklara, kadın daha mı yalnız okyanus ortasında yol alandan…

     “Ah! Küçücük gemi, sulara attın şimdi kendini. Delisin. Ah! Yakarlar seni. Dönmezsin bir daha geri. Delisin.” *

     Anakent yalnızlığının başı kalabalık, kendisi yorgun insanları. "Yalnızlık, senin o konuşkan kuşun. Kaç kapıdan geçtin, kaç sokaktan.
Yalnızlık senin o konuşkan kuşun… " *

     Yollar ulaşmazken hiç bir yere, daha ne kadar taşıyabilir bu sızlayan, titreyen, yorgun bacaklar, yaşlı adamı biryerlere?

     Sivrisinek âşık olmuş gece lambasına. Unutuvermiş onun dışında ne varsa... Yemelerden, içmelerden, özgürce havada süzülerek vınlamalardan geçmiş. Fakat sabah olup ta uykuya dalınca lamba, ölüveriyormuş acısından o anda. Ağlıyor, sızlanıyor, tüketiyormuş son dermanını da.
     Gece lambasının altında debelenirken çaresizce, son bir öpücük kondurmak isterken sevdiğine; bulmuş onu yalnız anakent kadını. Yavaşça almış avuçlarına. Anne şefkatiyle koymuş göğsünün üzerine; sıcacık yumuşacık etine. Sivrisinek doyasıya emmiş kadının kanını. Her yudumda can bulmuş, artmış gücü biraz daha. Gece olduğunda yine yanmış lamba. Sivrisinek yeniden kavuşmuş aşkına.

     Yorgun bedenini dinlendirmek isteyen yolcu, gecenin karmaşasında girdi kentin sokaklarına. Kentin uğultusu tırmalarken kulaklarını, kıvrılıverdi bulduğu ilk ağacın altına.

     Küçücük gemi sabaha karşı yanaştı limana. Hammalları yoran geminin hep yanında taşıdığı yalnızlığı. Günlerce sürdü ambarların boşaltılması.

     Yolcu uyandı ağaran günle birlikte. Açtı karnı… Açmış, açıktaymış, yorgunmuş aldırmadı, yürümeye alışkın bacaklarıyla başladı yine aramaya… Ne aradığını bilmeden daldı şehrin sokaklarına.

     Geceler sonra anakent kadını, sivrisineği buldu yine aynı durumda. Yine aldı nazikçe göğsünün üstüne. Sivrisinek bu kez tecrübeli, annesinden ikinci kez meme emer gibi, başladı kadının kanıyla canlanmaya.

     Geceler sonra bir gece, zavallı lamba ışık veremez oldu. Başında yaşlı gözlerle sevdiği, bu kez bekledi sonsuzluğu… Lamba bir daha yanamayacaktı, sevdiği için ışıklar saçıp parlamayacaktı, sevgilisinin yüreğini aşkla dolduramayacaktı.

     Kadın geldiğinde, aynı yerde ağlarken buldu sivrisineği. Ne yaptıysa anakentin yalnız kadını, bu kez doyuramadı yavrusunu.

     Ağladı, çok ağladı. Yaşlar, al yanaklarından göğüslerine aktı. Süzülen gözyaşlar, sivrisineği taşıdı… Yaşlar birikti kadının göbeğinde.

     Güneş yükselirken gri binaların arasından, kadının bedeni cansızdı yatağında. Göbeğinde biriken gözyaşlarında bir ölü daha.

     Yolcuyu bulmuşlar Beyoğlu’nun arka sokaklarında, sararmış bir resim elinde, sırtında bir bıçakla.

     O gece açık denizde yanmış küçücük bir gemi. "Ah küçücük gemi, sulara attın şimdi kendini... Dönmezsin bir daha geri. Delisin!"

11/12/2007 | Kategori: OYKU | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar |

İlgili aramalar: amatör - ben sana mecburum bilemezsin... -  ask -  sevgi -  huzun -  ayrılık -  özlemm..